İNSANIN KENDİNDEN EKSİLDİĞİ YER
Kötülük, her zaman karanlığın içinden çıkmaz; kimi zaman en aydınlık yüzlerin ardında saklanır, bazen akla uygun gerekçelerle kendisine yer açar, bazen de herkesin gözü önünde yaşandığı hâlde kimsenin müdahale etmeye cesaret edemediği bir sessizliğin içinde büyür.
İNSANIN KENDİNDEN EKSİLDİĞİ YER
Bir toplumun asıl çöküşü, yanlışların yapılmasıyla değil, yanlışların artık kimseye tuhaf gelmemesiyle başlar. Çünkü insan, zamanla yalnızca yaşadığı koşullara değil, bir zamanlar karşısında öfkelendiği adaletsizliklere de alışabilir; hatta bir gün, kendi değerleriyle çelişen bir düzenin parçası hâline geldiğini bile fark etmeyebilir.

İnsan, kendisini çoğu zaman yaptığı iyiliklerle tanımlar; oysa karakterinin asıl sınavı, başkasının hakkı söz konusu olduğunda kendi çıkarından ne ölçüde vazgeçebildiğinde gizlidir. Bir haksızlığı engelleyebileceği hâlde sessiz kalmak, gerçeği bildiği hâlde işine gelmediği için dile getirmemek ya da güçlünün karşısında eğilip zayıfın yanında cesur görünmek, insanın kendi vicdanıyla arasına görünmez bir mesafe koyar. Üstelik bu mesafe bir anda açılmaz; küçük tavizlerle, makul görünen suskunluklarla ve insanın kendisini temize çıkarmak için bulduğu gerekçelerle yavaş yavaş büyür.
Bugün üzerinde durulması gereken mesele, kötülüğün neden var olduğu kadar, ona karşı durmanın neden bu kadar zorlaştığıdır. Hakikati dile getirenin sözünden önce başına gelebileceklerin konuşulduğu, haksızlığa uğrayanın yaşadıklarından çok hangi çevreye ait olduğunun sorgulandığı, adaletin evrensel bir ilke olmaktan çıkıp kişilerin konumuna göre yorumlandığı bir yerde, ahlaki ölçüler yerini hesaplara bırakır. Böyle bir ortamda insanlar doğruyu yanlıştan ayırmayı unutmaz belki; fakat doğrunun gerektirdiği bedeli ödememek için bildikleri gerçeğin çevresinden dolaşmayı öğrenirler.
Oysa vicdan, yalnızca insanın kendi hayatında huzur bulmasını sağlayan kişisel bir duygu değil, başkasının acısını kendi sorumluluk alanının dışında görmeyi reddeden ahlaki bir bilinçtir. Bir çocuğun geleceği, bir emekçinin hakkı, bir kadının güvenliği ya da herhangi bir insanın onuru söz konusu olduğunda, bunların kimin başına geldiğinden önce neyin yaşandığına bakabilmektir. Adaletin gerçek anlamı da tam burada ortaya çıkar; insan, kendisine yakın olanın yanlışını savunmak yerine karşısında durabildiğinde, kendisine uzak olanın hakkını da kendi hakkı kadar değerli gördüğünde.
Ne var ki insanın kendisini haklı hissetme ihtiyacı, bazen haklı olma sorumluluğunun önüne geçer. Kendi tarafının hatalarını görmezden gelirken başkasının en küçük kusurunu büyüten, kendisine dokunmayan acıyı önemsiz sayarken kendi mağduriyetini dünyanın merkezine yerleştiren bir anlayış, vicdanı hakikatin rehberi olmaktan çıkarıp aidiyetin hizmetine verir. Böylece ahlaki değerler, herkese eşit uygulanan ilkeler olmaktan uzaklaşır; insanın kim olduğuna, kimin yanında durduğuna ve hangi çıkarı koruduğuna göre değişen esnek ölçülere dönüşür.
Bir toplumun geleceğini yalnızca kurumlarının gücü, ekonomik imkânları ya da siyasi tercihleri belirlemez; insanlarının hangi davranışları kabul edilebilir bulduğu da o geleceğin temelini oluşturur. Haksız kazancın başarı, acımasızlığın kararlılık, duyarsızlığın akıl ve suskunluğun olgunluk olarak sunulduğu bir düzende, değerlerin anlamı sessizce değişir. En sonunda insanlar yanlışın yanlış olduğunu bilmedikleri için değil, doğruyu savunmanın kendilerine ne kaybettireceğini düşündükleri için geri çekilirler. Bu da kötülüğe yalnızca hareket alanı değil, kendisini olağan gösterme imkânı verir.
Belki de bu yüzden insanın kendisine sorması gereken en önemli soru, dünyanın neden bu kadar acımasız olduğu değil, kendi hayatının sınırları dışında kalan acılar karşısında nasıl bir insan olduğudur. Çünkü herkesin dünyayı değiştirecek gücü olmayabilir; fakat herkesin bir haksızlığı meşrulaştırmama, bir insanı yalnız bırakmama ve kendi menfaati uğruna hakikati eğip bükmeme sorumluluğu vardır. Büyük dönüşümler her zaman büyük sözlerle başlamaz; bazen bir yalanı tekrar etmeyi reddetmekte, bazen kalabalığın hükmüne katılmamakta, bazen de kimsenin görmediği bir yerde doğru olanı yapabilmekte kendini gösterir.
Zaman, insanların kendileri hakkında anlattıkları hikâyeleri aşındırır; geriye unvanların, imkânların ve gösterişli sözlerin örtemediği tercihler kalır. İnsan, başkalarının gözünde nasıl göründüğünü uzun süre yönetebilir, fakat bir gün kendi kararlarının anlamıyla baş başa kaldığında hangi değerleri korumak uğruna nelerden vazgeçtiğini de görmek zorunda kalır.
Çünkü kötülüğün en büyük zaferi, insanları kötü olduğuna inandırması değil, iyiliğin gerektirdiği cesaretten vazgeçirerek suskunluğu bir erdem, korkuyu bir gerekçe, vicdansızlığı ise hayatın olağan şartı hâline getirmesidir.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Yorumlar
+ Yorum YapHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Gözden Kaçmasın
YENİ NESİL SORUNLARA YENİ NESİL ÇÖZÜMLER
Görüntüle →